İçeriğe geç
16 Ekim 2026 Cuma
Son Dakika
YENİ Parti İstanbul kongresi 17 Ekim’de, 39 ilçede önseçim yapılacakMurat Karayalçın CHP’den ayrılarak YENİ Parti’ye katıldıŞuşa’nın Adı Uçakta, Hesabı Masada: Azerbaycan Türkiye’ye Karşı mı, Yoksa Kendi Gücünü mü Konuşturuyor?Kütahya’da otomobil bariyerlere çarptı: Sürücü yaralandıFenerbahçe ve Galatasaray için Şampiyonlar Ligi’nde kötü tahminİstanbul’da okullar 16 Ekim’de de tatil, 5 ilde gözler valiliklerdeUraloğlu duyurdu: 21 ekolojik köprü tamamlandı, 19’u yoldaDemet Özdemir İstanbul’daki selde mahsur kaldı, botla kurtarıldıİstanbul’da sağanak barajları yükseltti: Elmalı yüzde 100 dolduTrabzonspor’dan Avrupa’da Gövde Gösterisi! KuPS Kuopio’yu 4-2 Mağlup EttiYENİ Parti İstanbul kongresi 17 Ekim’de, 39 ilçede önseçim yapılacakMurat Karayalçın CHP’den ayrılarak YENİ Parti’ye katıldıŞuşa’nın Adı Uçakta, Hesabı Masada: Azerbaycan Türkiye’ye Karşı mı, Yoksa Kendi Gücünü mü Konuşturuyor?Kütahya’da otomobil bariyerlere çarptı: Sürücü yaralandıFenerbahçe ve Galatasaray için Şampiyonlar Ligi’nde kötü tahminİstanbul’da okullar 16 Ekim’de de tatil, 5 ilde gözler valiliklerdeUraloğlu duyurdu: 21 ekolojik köprü tamamlandı, 19’u yoldaDemet Özdemir İstanbul’daki selde mahsur kaldı, botla kurtarıldıİstanbul’da sağanak barajları yükseltti: Elmalı yüzde 100 dolduTrabzonspor’dan Avrupa’da Gövde Gösterisi! KuPS Kuopio’yu 4-2 Mağlup Etti

Şuşa’nın Adı Uçakta, Hesabı Masada: Azerbaycan Türkiye’ye Karşı mı, Yoksa Kendi Gücünü mü Konuşturuyor?

Çetin KEYDAL
Giriş: · Güncelleme:
Kaynak: Yazar Haber14 okunma0 yorum19 dk okuma
Paylaş
Şuşa’nın Adı Uçakta, Hesabı Masada: Azerbaycan Türkiye’ye Karşı mı, Yoksa Kendi Gücünü mü Konuşturuyor?
Şuşa’nın Adı Uçakta, Hesabı Masada: Azerbaycan Türkiye’ye Karşı mı, Yoksa Kendi Gücünü mü Konuşturuyor? Fotoğraf: Yazar Haber

Sesli Dinle

Bu ses, tarayıcınızın konuşma sentezi ile üretilir; insan sesi değildir. Sesin niteliği cihazınıza göre değişir.

Bakü’de bir uçağın rotasından çok daha fazlası tartışılıyor. Türkiye’nin İsrail’e yönelik hava sahası politikası, Azerbaycan’ın İsrail’le stratejik ortaklığı, Karabağ sonrasındaki savunma sanayii yatırımları ve Ankara-Bakü hattında biriken siyasi hassasiyetler aynı dosyada buluşuyor. Asıl mesele, Azerbaycan’ın kiminle görüştüğü değil; bu ilişkileri hangi stratejik hesapla yürüttüğü ve Türkiye’nin bu hesabın neresinde durduğu.

Bir uçağın rotası bazen bir ülkenin dış politikasını anlatır. Fakat dış politikada asıl belirleyici olan, uçağın hangi hava sahasından geçtiğinden çok, o uçuşun hangi siyasi ortamda gerçekleştiği ve tarafların bu olaydan ne sonuç çıkardığıdır.

14 Ekim 2026’da İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Bakü’ye yaptığı ziyaret, tam da böyle bir tartışmayı beraberinde getirdi. İsrail ve Azerbaycan’ın resmî açıklamaları, Herzog’un Bakü’de Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile görüştüğünü ve iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin geliştirilmesinin ele alındığını doğruluyor. Basına yansıyan uçuş kayıtları ise Herzog’un AZAL’ın J222 sefer sayılı tarifeli yolcu uçağıyla, Boeing 787-8 tipi ve “Şuşa” adını taşıyan uçakla seyahat ettiğini bildiriyor. Türkiye’nin İsrail hükümet uçaklarına uyguladığı kısıtlamaya rağmen bu sivil uçuşun Türk hava sahasını kullandığı ve Ankara’nın Herzog’un uçakta bulunduğundan önceden haberdar edilmediği de haberlerde yer alıyor. 

Burada ilk ayrımı doğru yapmak gerekiyor: Türkiye’nin İsrail hükümet uçaklarına yönelik kısıtlaması ile İsrail’den kalkan bütün sivil uçuşların Türk hava sahasına kapatılması aynı şey değil. Tarifeli bir yolcu uçağının Türk hava sahasından geçmesi, tek başına yasağın delindiğini veya Türkiye’nin egemenliğinin ihlal edildiğini kanıtlamaz. Nitekim Türkiye’nin her sivil uçaktaki bütün yolcuları önceden bilmesinin mümkün olmadığı yönünde Türk yetkiliye atfedilen bir değerlendirme de haberlerde bulunuyor. 

Ancak hukuki durum ile siyasi mesaj aynı şey değildir.

Bir devlet başkanının, kendi ülkesinin diplomatik açıdan hassas ilişkilere sahip olduğu başka bir ülkenin hava sahasını kullanan tarifeli bir uçakta seyahat etmesi; üstelik bu durumun kamuoyuna yansıması, elbette diplomatik ve güvenlik boyutlarıyla incelenebilir. Buradaki kritik soru, uçuşun teknik olarak mümkün olup olmadığı değil, Azerbaycan yönetiminin bu tercihi neden yaptığı, Ankara ile hangi bilgilendirme mekanizmasının işletildiği ve olayın iki başkentte nasıl okunduğudur.

Bu soruların cevabı, sosyal medyada dolaşan kesin hükümlerden daha önemlidir.

Şuşa Beyannamesi’nin ruhu ile Bakü’nün gerçek politikası arasındaki mesafe

Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini bugünkü tartışmayla değerlendirmek, tarihsel arka planı görmezden gelmek olur.

1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında Azerbaycan bağımsızlığını yeniden kazandı. Türkiye, Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı. Ancak iki ülke arasındaki yakınlık yalnızca ortak dil, kültür ve tarih üzerinden gelişmedi. Enerji hatları, ticaret, ulaştırma, askerî iş birliği ve bölgesel güvenlik, ilişkinin somut dayanaklarını oluşturdu.

1990’larda Karabağ’ın işgaliyle ortaya çıkan güvenlik sorunu, Azerbaycan’ı farklı uluslararası ortaklıklar aramaya yöneltti. İsrail de bu dönemde Bakü açısından önemli bir askerî teknoloji ve savunma tedarikçisi hâline geldi. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki askerî iş birliği derinleşirken İsrail’le kurulan ilişki de ortadan kalkmadı. 

Bu tarihsel gerçek, bugün yaşananları anlamak açısından belirleyici: Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkisi, Türkiye ile ilişkilerinden vazgeçmesiyle başlamadı. İki ilişki uzun süredir aynı dış politika mimarisinin içinde yürütülüyor.

İkinci Karabağ Savaşı, 27 Eylül-10 Kasım 2020 döneminde bu mimarinin farklı unsurlarını görünür kıldı. Türkiye’nin siyasi ve askerî desteği Azerbaycan açısından büyük önem taşırken İsrail’den alınan insansız hava araçları, mühimmat ve diğer savunma sistemleri de Azerbaycan’ın askerî kapasitesinde etkili oldu. Dolayısıyla Bakü, tek bir ülkeye dayanan değil, farklı ortakların sunduğu imkânları kendi hedefleri doğrultusunda birleştiren bir strateji izledi. 

15 Haziran 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri resmî olarak müttefiklik seviyesine taşıdı. Beyanname yalnızca kardeşlik vurgusu yapmıyor; güvenlik tehditleri karşısında istişare, savunma iş birliği, ortak üretim ve dış politika koordinasyonu gibi somut başlıkları da içeriyor. 

Fakat burada önemli bir ayrıntı var: Beyanname, iki ülkenin bütün uluslararası meselelerde aynı politikayı izlemesini zorunlu kılan sınırsız bir siyasi birlik anlamına gelmiyor. Metin, iki tarafın bağımsız dış politika ve ulusal çıkarlarını da açıkça vurguluyor.

Bakü’nün hareket alanı tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Azerbaycan, Türkiye’yle müttefiklik ilişkisini sürdürürken İsrail’le savunma ve teknoloji iş birliğini de kendi çıkarları açısından vazgeçilmez görebiliyor. Ankara açısından rahatsız edici olabilecek bir tercihin Bakü açısından rasyonel bulunması, tek başına ittifakın sona erdiği anlamına gelmez. Ancak bu tercihlerin hangi sınırlar içinde yürütüleceği, müttefiklik ilişkisinin gerçek niteliğini ortaya koyar.

Asıl kırılma: Azerbaycan artık yalnızca silah satın almıyor, teknoloji ve üretim kapasitesi de satın alıyor

Tartışmanın belki de en önemli boyutu, kamuoyunda uçak meselesinin gölgesinde kalan savunma sanayii ilişkisidir.

Azerbaycan’ın İsrail’le iş birliği, yalnızca hazır silah sistemlerinin satın alınmasıyla sınırlı değil. Ekim 2026’nın başında, İsrailli ARI Arms ile Azerbaycan Savunma Sanayii Bakanlığı arasındaki ortaklık kapsamında ülkede AR-15 platformuna dayalı OR-4 tüfeklerinin üretimine ilişkin haberler yayımlandı. Bu tesisin açılması, İsrail teknolojisinin Azerbaycan’ın yerli üretim kapasitesine aktarılması açısından önem taşıyor. 

Bu gelişmeyi yalnızca bir fabrika açılışı olarak okumak eksik olur.

Bir ülkeye silah satmakla o ülkede üretim altyapısı kurmak arasında ciddi fark vardır. İlkinde tedarikçi, ürünün satışından gelir elde eder. İkincisinde ise teknoloji, üretim bilgisi, bakım kapasitesi ve uzun vadeli sanayi ilişkileri devreye girer. Alıcı ülke de yalnızca müşterilikten çıkarak üretim ekosisteminin parçası olmaya başlar.

Azerbaycan’ın hedefi, dışarıdan silah alırken aynı zamanda kendi savunma sanayisini geliştirmekse Türkiye’nin, İsrail’in ve diğer ülkelerin sunduğu modelleri karşılaştırması beklenebilir.

Fakat Türkiye açısından şu soru önem kazanıyor:

Karabağ’ın kazanılmasında Türkiye’nin desteğinden yararlanan Azerbaycan, savaş sonrasında ortaya çıkan ekonomik ve sanayi fırsatlarını hangi ölçüde Türk şirketleriyle paylaşmayı tercih ediyor?

Bu soruyu sormak, Azerbaycan karşıtlığı değildir. Müttefiklik ilişkisinin ekonomik karşılığını sorgulamaktır.

Burada dikkat çekici bir başka gelişme de var. Eylül 2026 sonunda Bakü’de düzenlenen ADEX savunma fuarı kapsamında Türkiye ile Azerbaycan arasında 500 milyon doların üzerinde savunma sanayii anlaşmaları ve iş birliği belgeleri gündeme geldi. Bunlar arasında ASELSAN ile NOVASIS arasında Nahçıvan’da üretim tesisi kurulmasına yönelik ön protokol de bulunuyor. 

Bu bilgi, “Azerbaycan Türkiye’yi tamamen devre dışı bırakıyor” tezini desteklemiyor. Aksine, aynı dönemde iki ülke arasında önemli savunma projelerinin sürdüğünü gösteriyor.

Ancak bu durum, İsrail’in Azerbaycan’daki sanayi varlığının önemini de ortadan kaldırmıyor. Gerçek tablo, Türkiye’nin dışlandığı tek yönlü bir süreçten ziyade, Bakü’nün farklı ülkeler arasında rekabet oluşturarak teknoloji transferi, yatırım ve stratejik hareket alanı kazanmaya çalışması şeklinde okunmalı.

Peki, patlayıcı fabrikası meselesi?

Sosyal medya paylaşımında, Karabağ Savaşı sonrasında bir Türk firmasına verilen patlayıcı fabrikası işinin daha sonra başka bir ülkenin şirketine devredildiği ileri sürülüyor.

Bu iddiayı doğrulanmış bir olgu olarak yazmak için yeterli kanıt görünmüyor. Azerbaycan’ın resmî yatırım kuruluşunun ve AzerBlast’ın yayımladığı bilgilere göre, ülkedeki sivil endüstriyel patlayıcı üretim tesisi 2023 yılında devreye alınmaya başlandı; üretim hattının teknolojik tasarımı Türkiye merkezli HTD Kimya ve Mühendislik A.Ş. tarafından gerçekleştirildi. Tesiste Alman, İngiliz ve Türk menşeli ekipmanlar da kullanıldı. 

Bu kayıtlar, sosyal medya paylaşımındaki “Türk firmasından alınıp başka ülkenin şirketine verildi” ifadesini mevcut bilgilerle doğrulamıyor. Burada iki ayrı proje veya farklı bir ihale kastediliyor olabilir. Böyle bir iddia için ihale adı, sözleşme tarihi, ilk yüklenici, sözleşme değişikliği ve nihai şirket bilgileri karşılaştırılmalı.

Yine de tartışmanın arkasındaki ekonomik mesele geçerliliğini koruyor: Türk şirketleri Azerbaycan’da hangi projeleri kazanıyor, hangi projelerde yerel ortaklarla çalışıyor ve hangi alanlarda başka ülkelerin şirketleriyle rekabet ediyor?

Bu soruların cevabı, duygusal sloganlardan çok daha değerlidir.

Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde yeni bir gerilim hattı mı oluşuyor?

Herzog’un Bakü ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerin yalnızca savunma sanayii üzerinden okunamayacağını da gösterdi.

Ekim 2026’daki ziyaret, Türkiye ile Azerbaycan arasında eğitim ve toplumsal değerler üzerinden yaşanan tartışmaların hemen ardından gerçekleşti. Azerbaycan’daki bazı okullarda kıyafet düzenlemelerinin başörtüsü üzerindeki etkisi Türkiye’de eleştirilirken, Azerbaycan’daki iktidar partisi AK Parti çevresinden gelen açıklamaları iç işlerine müdahale olarak değerlendirdi. Aynı dönemde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Bakü’deki CICA zirvesinde Herzog konuşmaya başladığında heyetiyle birlikte salondan ayrıldığı bildirildi. Fidan ayrıca Aliyev’le görüştü. 

Burada iki farklı hassasiyet karşı karşıya geliyor.

Ankara açısından Azerbaycan’la ilişkiler, yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik temaslardan ibaret değil. Türkiye’deki kamuoyunun Filistin meselesine yaklaşımı, İsrail’in Gazze’deki politikalarına yönelik tepkiler ve iki ülke arasındaki tarihsel bağlar, Bakü’nün İsrail’le ilişkilerinin nasıl algılandığını etkiliyor.

Bakü açısından ise İsrail’le kurulan ortaklık, yalnızca siyasi bir tercih değil; güvenlik, teknoloji ve savunma kapasitesiyle ilgili uzun vadeli bir ilişki. Azerbaycan yönetimi, Türkiye’nin kendisine yakınlığının kendi dış politikasını belirleme hakkını ortadan kaldırmasını istemiyor.

Bu iki yaklaşım arasında gerilim çıkması şaşırtıcı değil.

Ancak buradan doğrudan “Azerbaycan İsrail’i Türkiye’ye tercih etti” sonucuna varmak, karmaşık bir ilişkiyi iki seçenekli bir sadakat sınavına indirgemek olur.

Daha doğru soru şudur: Bakü, Türkiye’yle müttefikliğinin siyasi maliyetini göze alarak İsrail’le ilişkilerini ne ölçüde derinleştirmeye hazır? Ankara da bu derinleşmeyi kendi stratejik çıkarlarıyla nasıl bağdaştıracak?

Söylenmeyen: Mesele bir uçak değil, stratejik özerklik arayışı

Şimdi olayın daha derindeki boyutuna gelelim.

Azerbaycan, Karabağ zaferinden sonra yalnızca topraklarını yeniden kontrol eden bir devlet olarak kalmak istemiyor. Enerji kaynakları, ulaştırma koridorları, askerî kapasitesi ve artan bölgesel etkisi üzerinden daha bağımsız bir güç merkezi olmayı hedefliyor. Bu hedef doğrultusunda Türkiye’yle ilişkilerini sürdürürken İsrail, Avrupa ülkeleri ve başka aktörlerle de iş birliği yapıyor.

Bu, küçük veya orta ölçekli devletlerin dış politikada sıkça başvurduğu bir yöntemdir: Tek bir ortağa bağımlı kalmamak, farklı tedarikçiler arasında seçenek oluşturmak ve büyük güçlerin rekabetinden yararlanmak.

Bununla birlikte, Azerbaycan’ın Türkiye’ye bağımlılığını azaltmaya çalıştığı iddiasını da her alanda kanıtlanmış bir sonuç gibi sunamayız. Mevcut veriler, Bakü’nün ortaklarını çeşitlendirdiğini ve savunma sanayiinde yerli kapasite geliştirdiğini gösteriyor. Bunun doğrudan Türkiye’yi dışlama amacı taşıyıp taşımadığı ise ayrıca incelenmesi gereken bir konu.

Herzog’un uçuşunda da bu stratejik özerklik arayışının bir yansıması görülebilir. Türkiye’nin İsrail hükümet uçaklarına yönelik kısıtlamasının, tarifeli bir Azerbaycan yolcu seferinin kullanımını otomatik olarak engellememesi, Bakü’ye diplomatik bir hareket alanı sağlamış olabilir. Fakat Azerbaycan yönetiminin bu yöntemi özellikle Ankara’yı devre dışı bırakmak amacıyla seçtiğini kanıtlayan bir açıklama bulunmuyor.

Yine de sonuç itibarıyla ortaya çıkan görüntü önemlidir: İsrail Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin İsrail hükümet uçaklarına yönelik kısıtlamasının uygulandığı bir dönemde, Azerbaycan’ın sivil havacılık imkânlarını kullanarak Bakü’ye ulaştı.

Bu, diplomatik açıdan Ankara’nın dikkatle değerlendirmesi gereken bir gelişmedir. Ancak dikkatle değerlendirmek ile kanıtlanmamış bir niyeti kesin hükme dönüştürmek aynı şey değildir.

“Bir millet, iki devlet” sözü bir dış politika sözleşmesidir; sınırsız bir sadakat yemini değil

Türkiye ile Azerbaycan’ın ilişkileri, sıradan iki devlet arasındaki ilişkilerden daha derin. Bunun hukuki ifadesi Şuşa Beyannamesi’nde de bulunuyor.

Ancak iki ülkenin ortaklığını güçlü kılan unsur, her konuda aynı tercihi yapmak zorunda olmaları değil; farklılıkları yönetirken ortak güvenlik ve ekonomik çıkarları koruyabilmeleridir.

Türkiye’nin Azerbaycan’dan her dış politika kararında kendisiyle aynı çizgide olmasını beklemesi gerçekçi değildir. Azerbaycan’ın da Türkiye’nin güvenlik kaygılarını ve kamuoyundaki hassasiyetlerini önemsiz görmesi, uzun vadede güven sorunlarına yol açabilir.

İttifaklar, yalnızca ortak çıkarların bulunduğu dönemlerde değil, çıkarların farklılaştığı anlarda da sınanır.

Bu nedenle Ankara’nın önünde iki yanlış seçenek bulunuyor.

Birincisi, her Azerbaycan-İsrail temasını Türkiye’ye karşı bir hamle olarak görmek. Bu yaklaşım, Bakü’nün güvenlik ihtiyaçlarını ve bağımsız dış politika arayışını anlamayı zorlaştırır.

İkincisi, tarihsel kardeşliği gerekçe göstererek her gelişmeyi sorgulamadan kabul etmek. Bu yaklaşım da ekonomik rekabeti, diplomatik koordinasyon sorunlarını ve savunma sanayii alanındaki çıkar farklılıklarını görmezden gelmeye yol açar.

Türkiye’nin ihtiyacı olan, bu iki uç arasında gerçekçi bir stratejidir: Müttefikliğin siyasi ve ekonomik kazanımlarını korumak, hassas konularda diplomatik koordinasyonu güçlendirmek ve Türk şirketlerinin rekabet gücünü artırmak.

Sonuç: Ankara için mesele kırgınlık değil, stratejik muhasebe olmalı

Herzog’un Bakü ziyareti, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin çöktüğünü göstermiyor. Aynı dönemde devam eden savunma anlaşmaları ve ortak üretim girişimleri, iki ülkenin stratejik bağlarının sürdüğüne işaret ediyor. 

Fakat bu olay, ilişkilerin yalnızca tarihsel kardeşlik söylemiyle yönetilemeyeceğini bir kez daha hatırlatıyor.

Azerbaycan kendi çıkarlarını önceleyecek. Türkiye de kendi çıkarlarını öncelemek zorunda. Önemli olan, iki ülkenin bu çıkarları birbirine zarar vermeden nasıl bağdaştıracağıdır.

Ankara’nın sorması gereken soru, “Azerbaycan neden İsrail’le görüşüyor?” sorusundan daha kapsamlıdır:

Türkiye’nin Azerbaycan’daki ekonomik ve savunma sanayii ortaklığı hangi alanlarda derinleşiyor, hangi alanlarda rakip ülkelerin gerisinde kalıyor?

Savunma teknolojilerinde ortak üretim ve teknoloji transferi konusunda Türkiye’nin sunduğu imkânlar yeterince rekabetçi mi?

İki ülke, siyasi açıdan hassas ziyaretler ve güvenlik meseleleri için hangi istişare mekanizmalarını işletiyor?

Şuşa Beyannamesi’nin öngördüğü müttefiklik, ekonomik ve diplomatik karar alma süreçlerinde ne ölçüde karşılık buluyor?

Bu soruların cevabı, bir sosyal medya paylaşımının öfkesinden değil, belgelerden, sözleşmelerden, ticaret verilerinden ve diplomatik temaslardan çıkarılmalıdır.

Çünkü asıl tehlike, Azerbaycan’ın İsrail’le ilişki kurması değil; Türkiye’nin bu ilişkinin neden geliştiğini doğru okuyamaması ve kendi stratejik konumunu güçlendirmek için gereken adımları geciktirmesidir.

Şuşa’nın adı bir uçağın üzerinde yazabilir. Fakat Şuşa’nın asıl anlamı, iki ülke arasındaki tarihsel ve stratejik bağda yatıyor.

Bu bağın geleceği, kimin kime daha fazla kırıldığıyla değil; kimin değişen bölgesel dengeleri daha doğru okuduğu, daha güçlü ekonomik ortaklıklar kurduğu ve ulusal çıkarlarını daha akılcı biçimde koruduğuyla belirlenecek.

Ve belki de bu olayın en önemli dersi şudur:

Kardeşlik, çıkarların hiç çatışmaması değildir. Gerçek müttefiklik, çıkarlar çatıştığında bile birbirinin stratejik önemini kaybetmemeyi başarabilmektir.

Çetin KEYDAL

YENİ Parti İstanbul kongresi 17 Ekim’de, 39 ilçede önseçim yapılacakİlgili HaberYENİ Parti İstanbul kongresi 17 Ekim’de, 39 ilçede önseçim yapılacak
Paylaş

Düzeltme ve cevap hakkı — bu haberde şeref ve haysiyetinizi ihlal eden ya da gerçeğe aykırı bir husus olduğunu düşünüyorsanız, yayım tarihinden itibaren iki ay içinde başvurabilirsiniz.

Çetin KEYDAL

Çetin KEYDAL, Yazar Medya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı olarak medya, haber, dijital yayıncılık ve teknoloji alanlarında çalışmalarını sürdürmektedir. Yazar Medya Grubu’nun büyüme, kurumsallaşma ve uluslararasılaşma vizyonuna liderlik etmektedir.

Profili ve tüm haberleri →

İlgili Haberler

Yorumlar (0)

Kalan: 500 karakter

Bu habere henüz onaylanmış bir yorum yok. İlk yorumu siz yazın; yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.

Bunlar da İlginizi Çekebilir